Sabah alarm çalıyor. Gözlerim tüm isteksizliğiyle direnmeye çabalasa da açıldı. Tavanla bakıştığım o kısa sürede zihnimde akan düşünce yığınını bir kenara bırakarak doğruldum. Bedenimin uyuşukluğu sabah olmasından ziyade içimdeki o isteksizlik halinden geliyordu. Bu isteksizlik ruhsal olarak da beni içten içe yormaktaydı. Oysa hayalimde kurguladığım bu yaşlarım hiç böyle değildi. Emeklerimin karşılığında olmak istediğim yerin tam olarak bu nokta olacağını hiç düşünmemiştim. Belki de yorulduğum, tıkandığımı hissettiğim nokta tam olarak burası. Sanıyorum ki bu hislerimde yalnız değilim. Buraya kadar okuyorsanız muhtemelen benzer sabahları siz de yaşıyorsunuz.
Peki bizi bu isteksizliğe sürükleyen temel problem ne? Cevap büyük oranda bizde saklı. Baktığımız pencerede görüntünün tam olarak neresine odaklandığımızla ilgili. Pencerenin camındaki lekelere mi bakıyoruz yoksa camın arkasında uzanan manzaraya mı? Bu durumun içimizde büyüyüp gelişmesine fark etmeden kendimiz müsaade etmiş oluyoruz.
Yaşam bir süreç; tek bir andan, tek bir kesitten ibaret değil. Bu uzun yolculukta olmayan, eksik kalan, planlandığı gibi gitmeyen birçok şey elbette olacaktır. Hayalinizdeki işi yapmıyor olabilirsiniz, ekonomik olarak gitmek istediğiniz noktadan uzakta kalmış olabilirsiniz, istediğiniz kişiyle evlenmemiş ya da hedeflediğiniz üniversiteyi kazanamamış olabilirsiniz. Hatta potansiyelinize kıyasla olmanız gereken seviyenin çok daha aşağısında hissettiğiniz bir dönemden geçiyor olabilirsiniz. Peki dikkatimizi sürekli “olmayana” ve “olması gerekene” kilitlemek bize neleri kaybettiriyor? Cevap çok net: yarını inşa etmemiz için ihtiyacımız olan, bugünde yaşayan kendimizi kaybettiriyor.

Çözüm nedir?
Bu durumun kesin, sihirli bir çözümü olup olmadığı konusunda tek ve net bir formül aramanın anlamsız olduğunu düşünüyorum. Çözümden ziyade her şeyi kökten değiştirebilecek güçlü bir başlangıç noktamız var: kabul etmek. Evet, yanlış okumadınız; kabul etmek.
Kabul etmek benim gözümde pes etmek ya da boyun eğmek demek değil, aksine değişimin en büyük öncüsü. Bunu bir navigasyon cihazına benzetiyorum. Gitmek istediğiniz harika bir hedef olabilir ama navigasyonun size rota çizebilmesi için önce şu anki konumunuzu doğrulaması gerekir. Nerede olduğunuzu kabul etmezseniz nereye gideceğinizi de planlayamazsınız. İşte bu yüzden başlangıç noktası olarak olduğumuz yeri, hayatımızda şu an olmayanı, olması gereken fakat bir şekilde gerçekleşmemiş olan durumları olduğu gibi kabul edeceğiz.
Bunları zihnen kabul ettikten sonra kağıdı kalemi elimize alıp yazmaya başlayabiliriz; zira ben kendi hayatımda bu yolu seçtim. Zihnimizde dönüp duran ve bizi yoran o soyut düşünce yığınını somutlaştırmanın en iyi yolu onları kağıda dökmek. Şu an olanın ne olduğunu yazın, olabilecek olanın ne olduğunu yazın. Bu kadarı bile bugünde yaşayan kendinizle olan o kavgayı bitirip enerjinizi “olabilecek olan” için harcamanıza zemin hazırlar.
Belki bu zihinsel çıkmazın tek bir gecede açılacak net bir kapısı yok. Ama düşüncelerimizi özgür bırakmayı başararak gerçek bir başlangıç yapabiliriz. Dikkatimizi olmayan ve olması gerekenden uzaklaştırarak olan ve olabileceğe çevirmek inanın, bu kadarı bile içimizdeki o büyük değişimi başlatmaya yeter.
Siz hangi noktadasınız? Camın lekelerine mi, yoksa arkasındaki manzaraya mı bakıyorsunuz bunu düşünmek bile bir başlangıç sayılır.